İKİ KÜÇÜK SU DAMLASI
Zamanın birinde iki küçük su damlası yaşarmış. Birbirlerini
o kadar severlermiş ki birleşince okyanus olduklarına inanırlarmış.
"Okyanusun yarısı bir küçük su damlası olur mu hiç?" diye
sorarmış onları tanımayan insanoğlu.
Cevapları ise gayet basit olurmuş:
"Bir küçük su damlası,
İçinde saklı okyanusun her sırrı.
Onun anahtarı bende, benim anahtarım onda.
Açarız bütün sırları ve başlarız akmaya."
Bu bilmeceyi çözmeye çalışan insanoğlu kafasını kaşıyadursun.
Su damlası olmadan bilemez ki insan!
Bizim küçük su damlalarımız eğlenmeyi de çok severlermiş.
Kimi zaman göğe çıkıp yağmur olur; kimi zaman da denize dalıp
dalga olur, kıyılarda birbirlerine çarpıp köpüklerle oynarlarmış.
Bir bakarlarmış ki bir serçe akıntının yanına konuvermiş,
hemen gidip içtiği suya karışırlarmış. Yeni yerler, yeni insanlar
görmeyi, hikayeleri binbir canlılıkla yaşamayı bir serçenin
ruhunda bilirlermiş. Doğanın döngüsü devam ettikçe, gün olur
serçeden ayrılır, toprağa karışır, buhar olup gökyüzüne yükselir
ve oyuna baştan başlarlarmış.
Bir gün karşılıklı durgun suyun yüzeyinde dinlenirlerken,
göz göze gelmişler. Kalplerinden bir cümle akmış:
"Biz yine biz olsak ama bir küçük insanda can bulsak?"
Bu fikri alkışlamışlar delice. Gidip okyanusun derinliklerinde
yaşayan bilge ahtapota koşmuşlar. Bilge ahtapot, çok yaşlıymış
ve her şeyi bilirmiş. Her canlıya kardeşi gibi davranır, kimseye
kötülük yapmazmış. Bizim küçük su damlalarını da pek bir severmiş.
Ziyarete geldiklerinde kollarının ucuna oturtur, bilinmeyen
diyarlardan masalllar anlatırmış. Meraklarını, sevinçlerini
zevkle dinler, sonunda da hep şu öğütü verirmiş:
"Siz siz olun, başkasını kendinizden ayrı tutmayın. Çevrenizdeki
herkese ve herşeye sevgiyle yaklaşın. Sevgi paylaştıkça çoğalan
tek duygudur."
O gün karşısında küçük su damlalarını görünce yine açmış
kollarını. Kucaklamış bir güzel. Anlamış bir soruları olduğunu.
Söze başlamış bizimkiler:
"Biz yeni bir oyun oynamak istiyoruz. Küçük insanoğlunun
içine yerleşmek ve birbirimizi yeni gözlerle seyretmek istiyoruz.
Elele tutuşmak ve yağdığımız çocuk bahçelerindeki kaydıraklardan
kaymak, kahkahalar atarken birbirimizi ne kadar sevdiğimizi
hatırlamak istiyoruz."
"Peki" demiş ahtapot, "Bunun bir yolu var. Önce kendinize
iki küçük çocuk bulun. Serçenin ruhuna girmeyi nasıl seçiyorsanız,
çocuk kalbine girmeyi de önce seçmek zorundasınız. Eğer çok
kuvvetli isterseniz, orada istediğiniz kadar kalabilirsiniz.
Bardaklarının içindeki suya düşün ve kalplerindeki minik odacıklardan
birine yerleşin. Gerisini çabucak öğreneceksiniz."
"Ya dışarı hiç çıkamazsak, gözlerinden bakmayı beceremezsek,
elele tutuşamazsak?"
"Eğer içinizden çok isterseniz, yapamayacağınız şey yoktur
ve sakın korkmayın, bu yaşlı dünya dönmeye devam ettiği sürece
size hiçbir zarar gelmez. Yeryüzü ve gökyüzü bir olup sizi
korumaya devam edecektir."
"Peki", deyip ayrılmış su damlaları. Tekrar okyanusun yüzeyine
çıkıp başlamışlar dua etmeye:
"Biz iki küçük su damlası,
Varolmak istiyoruz iki ayrı kalpte,
Birbirimizin elini tutup,
Tekrar birleşmek istiyoruz sevgiyle."
Ve bir anda uyumaya başlamışlar. Uyandıklarında, bakmışlar
ki bir masanın iki ucunda iki ayrı bardağın içindeler. Çevreden
çocuk sesleri duyuluyor. Hepsi de cıvıl cıvıl ve çok neşeliler.
Bir zil sesi ile bütün çocuklar masaya koşmaya başlamışlar.
Yemek başlıyor!
Bir dikişte boşalmış bardaklar. Su damlaları son kez kendilerini
akıntıya bırakıp bilinmez bir maceraya doğru yol almaya başlamışlar.
Gözlerini sıkıca yummuşlar. Ve tekrar açtıklarında bambaşka
hissediyorlarmış. Artık kulakları, burunları, elleri, ayakları
varmış. Birleştikleri çocuğun tüm dugularını hissedebiliyorlarmış.
Bir süre bu yeni yerlerine alışmaya çalışmışlar. Henüz aradan
yarım saat geçmeden, su damlası olduklarını ve okyanusun dibindeki
bilge ahtapotu, dalgaları, kıyıları, gökyüzünü, yağmurları.
unutmuşlar.
Çocuklar, yemeklerini bitirince oyun odasına geçmişler. Sadece
iki çocuk kalmış yemek masasında. Birbirlerine baktıklarında
aynı olduklarını hissetmişler. Bu onlara garip gelmiş. "Nasıl
sen ve ben aynı olabiliriz? Ben başka bir ailede doğdum ve
sen başka bir ailede doğdun. Ben makarna yemeği severim, sen
sebze yersin. Ben en çok kovalamaç oyunundan hoşlanırım, sen
ise saklambaç."
Diğer çocuk konuşmaya başlamış: "Evet ama o kadar garip ki.
O kadar tanıdık geliyorsun ki bana. Adını bilmiyorum ama sanki
biz her zaman beraber olmuşuz gibi tanıyorum seni. Elinden
tutup oyun oynamak, kaydıraktan kaymak, seninle kahkahalar
atmak istiyorum."
"Evet, ben de."
"O zaman boşver bu garipliği. Nasıl olmuşsa tanımışız birbirimizi
işte. Dışarı çıkıp oyun oynamak ister misin?"
"Tamam, öğretmenden izin alıp bahçeye çıkalım."
Ve öğretmenlerinden izin alıp arka bahçedeki kaydırağın yanına
gitmişler. Bir, iki derken az önceki garip konuşmayı unutup
oyuna dalmışlar. Oynadıkça büyüyen bu oyun, diğer çocukların
da gelmesiyle beraber daha da neşeli bir hale bürünmüş. Kocaman
bir aile olmuşlar ve zil tekrar çalana kadar gülüp eğlenmeye
devam etmişler.
Bu sırada, onları izleyen yeryüzü, gökyüzü ve bilge ahtapot
gülümsüyorlarmış. Çocukların neşesi onları da neşelendirmiş.
Rüzgar, bulut, dalga, yağmur, toprak ve bütün canlılar da
aynı neşe oyununu oynamaya başlamışlar kendi aralarında.
Herşey küçük su damlalarının hayalindeki gibi devam etmiş.
Onlara özenen diğer küçük su damlaları da çocukların içtikleri
sulara karışmaya başlamışlar. Zaman içinde her çocuğun bardağına
bir küçük su damlası girmeye başlamış.
Şunu hiç unutmayın ki çocukların içtikleri su her zaman saftır.
Ve su damlaları da bu yolla daima kalplere neşe ve huzur getirirler.
Selin Demirci
|